Usta gazeteciler sanık, acar gazeteciler izleyici

2 January 2019
-

Fatma Yörür

Biz, olağan bir ülkede ‘hayatın olağan akışına uygun’ bir gazetecilik yapamadık. Medya yapılarının darmadağın olduğu, gazetecilerin savrulduğu bir sürreal yapı bozumunun ortasında bulduk kendimizi.

Hayatımda ilk kez adliye koridorlarına, ilk çalıştığım haber kanalındayken, Pınar Selek’in yargılandığı dava için girdim.

Ardından Agos gazetesinin öldürülen genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in katillerini arayan “Hrant’ın Arkadaşları” ile mahkeme salonlarındaydık. “Hrant’ın Arkadaşları” olmasa sağımı solumu bile bulamayacağım devasa koridorlarda “ACM (Ağır Ceza Mahkemesi) nedir?, “Kantin nerededir?”, “SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) nedir?” öğrendim.

Filmlerde gördüğüm ciddiyeti yoktu mahkeme salonlarının. Bazen “Muppet Show”da hissettim kendimi, bazen bilmediğim bir ülkede, bilmediğim dilde bir tiyatroyu izlemek zorunda kalmış gibi…

Neler gördük baharı hiç olmadan kışa düşen gazetecilik hayatımızda? Siyasal konjonktüre göre değişen iddianameler ve değişmeyen gelenek:

Yargı siyasetin tahakkümü altında.

O tahakkümü doğası gereği tanımayan gazeteciler, ustalarımız. Onları sanık sandalyesinde görmek bu işe başladığımdan beri en hazmedemediğim, en ağır süreç oldu.

Bu işe başlarken idealim araştırmacı gazetecilik yapmaktı. Gazetecilik ekip işidir. Karşınızda devasa yapılara karşı Don Kişot gibi savaşırsınız yoksa. Biz basın yapılarının darmadağın edildiği bir süreçte bu meslekteydik. Son kalan kalelerden Cumhuriyet gazetesinin top atışına tutulduğu, Kürt medyasına işkencenin sürdüğü dönemde…

Yanında çalışır, bu meslekte pişeriz diye örnek aldığımız insanlar ya yurt dışına çıkmıştı siyasi davaları nedeniyle ya da pes edip bırakmıştı. Kalanlarıysa sanık sandalyelerinde dinledik. Haber toplantılarında fırçasını yemeye hazırlandığımız insanları, mahkeme heyetlerini fırçalarken dinledik ve yazdık.

Bir günlük Özgür Gündem Genel Yayın yönetmenliği nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası alan Tuğrul Eryılmaz “En iyi bildiğim şey, gazetecinin tüm iktidarlara karşı bireylerin ve farklı toplulukların yanında olması evrensel ilkesidir. Gazeteciler sesini duyuramayanın yanındadır. İyi gazeteciler çatışmayı tartışmaya çekmek ister” demişti.

Kadri Gürsel’i dinliyorduk bir başka duruşmada:

“Ayrıca hiç unutulmamalıdır ki, gazeteciler meraklı insanlardır ve herkesle görüşebilirler.”

“FETÖ” üyeliği suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile tutuksuz yargılanan savcının açtığı soruşturmayla Cumhuriyet davasından tutuklu yargılanan Murat Sabuncu, “Bir gazeteci herkesle temas eder ama mesafesini korur” diyor ve devam ediyordu:

“Eskiden gazeteciler haberin ve tarihin tanığıydı artık meslektaşlarının yargılandığı davada tanıklıklar.”

Musa Kart “FETÖ üyesi olmak” gerekçesiyle yargılandığı davada “Evet, ‘Örgüt üyesi olmamak ve örgüt adına suç işlememekle birlikte, hareketleriyle örgütün çıkarlarına hizmet etmekle’ suçlanıyorum! Bu suçlamayı aynen iade ediyorum” diye haykırıyordu.

Ve Ahmet Şık… Savunma hakkı mahkeme başkanı tarafından kesilen Ahmet Şık. Yaptırılmayan savunmasına avukatları vasıtasıyla ulaştığımız gazeteci. Bu savunma, araştırmacı gazeteciliğin hapishanenin dört duvarı arasında bile yapılabileceğinin dersini veriyordu.

Sırayla yaşıtlarımızlar da çıkıyordu sanık sandalyesine. Haber atlatmaya çalışacağız sanırken sözlerini atlamadan yazmaya çalıştık, mahkeme başkanıyla göz göze gelip salondan atılma kaygısıyla.

Etkin Haber Ajansı (ETHA) Sorumlu Müdürü Derya Okatan, “O haberleri yaptım çünkü halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkını savunuyorum. Benim kalemime yön veren Saray'ın icazeti değil, kendi vicdanımdır” diyordu. Dicle Haber Ajansı (DİHA) Haber Müdürü Ömer Çelik, “Başka ülkede ödül alacak haberler nedeniyle biz burada polis tarafından darp edildik” diye ekliyordu.

Okatan ve Çelik ile aynı dosya kapsamında tutuklu yargılanan Diken muhabiri Tunca Öğreten, iddianamenin absürtlüğüne vurgu yapıyordu:

“İddianame, Twitter'daki bazı hesapları takip etmem, onların da beni takip etmesi onlarla bağlantılı olduğumun delili olarak gösterilmiş. Ben sol örgütleri de IŞİD hesaplarını da takip ediyorum. Bu durumda Selefi Marksist miyim?”

Gazeteci büyüğümüz Aydın Engin sanık sandalyesine çıkınca içinde bulunduğumuzun bir mahkeme ve adaletle ilgili bir şey olmadığını bir kez daha anladım. Aynı duyguyu 75 yaşındaki Murat Belge’nin yargılandığı duruşmalarda da yaşamıştım.

Adaletle ilgili bir yerde değildik de neredeydik? Gerçek değildi ama yalan da değildi. Kısacık hayatlarımızdan çalınarak ortaya dökülen bu oyunda olmak gazetecilik miydi? Yoksa ‘haber alma hakkımıza’ sahip çıkan bu insanlara ahde vefa mı?

Bu süreçlerde gazetecilik ve ifade özgürlüğünün hak olduğunu sabırla anlatan avukatlardan sabrın ne olduğunu, izleyici koltuğuna oturan çevik kuvvetten kulluğun ne olduğunu, “hoffflayan” ve tavana bakan savcıdan kuklalığın ne olduğunu öğrendik.

Devlet büyükleri hep davalara müdahildi ama hiç dahil olmadılar.

“Birlikte haber yapacağımız insanların neden haberini yapıyorum” diye başladığım yerdeki sorularımla dönüp dolaşıp devamlı karşı karşıya kaldım.

Dilini bilmediğim bir ülkenin dilini bilmediğim bir tiyatro sahnesinde sadece sanıkların söylediklerini anlıyordum. Dilini bilmediğim bir ülkenin sokakları gibi olan adalet saraylarının koridorlarında mültecilik hissi yaşadım. Çıkıp haber merkezine dönmek isteyip duvarlara çarptım.

İçimde kalan o araştırmacı gazeteci sanık gazetecilerin sözlerini klavyede tuşlarken bir yandan çığlık çığlığa bağırıyordu:

“Burada ne yapıyoruz? Gidelim buradan!”

Duymadılar beni. Ahmet Şık elini hakime doğru sallıyordu, Tunca Öğreten üzerine atılan örgüt isimlerini sayıyordu. Avukat Fikret İlkiz hukuk dersi veriyordu. Klavyede sözlerini yazarken içimdeki o çocuk gazeteci “Hadi kalkın gidelim buradan” diye bağırıyordu… Tıpkı bir kabusta sesini duyuramama hali gibi…

Sonra tüm manşetler aynı atıldı… Kocaman haberler yazıldı. O kabusta sesini duyuramama halinin bir de gerçek boyutu vardı. Aslında sesimizi duymayan bir ülkede yaşayan halkın kocaman bir parçasıydık. Kimse (başına bir şey gelinceye kadar) hiçbir şeyi umursamadı. Bir avuç insan o mahkemeden o açıklamaya çırpınıp duruyordu.

Biz, olağan bir ülkede ‘hayatın olağan akışına uygun’ bir gazetecilik yapamadık. Medya yapılarının darmadağın olduğu, gazetecilerin savrulduğu bir sürreal yapı bozumunun ortasında bulduk kendimizi.

Sermaye ve siyaset skandallarını yazamadık. Hiçbir şeyi ortaya çıkaramadık. Her şey ortadaydı çünkü… Biz yargı skandallarını yazdık… Kimse umursamadı. Her şey ortadaydı!

“Halkın haber alma hakkı” ulu orta ortadaydı!

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.