Gazetecinin adliyeyle bir tuhaf ilişkisi

3 January 2019
-

Gökçer Tahincioğlu

Bu ülkede gazetecilik yapanların ikinci adresidir adliye. Operasyonlarla, yolsuzlukla, kaçak yurtlarda kız çocuklarının yakılmasıyla, katliamlarla, usulsüzlüklerle uğraşıyorsanız, bir ayağınızın da adliyede olması normaldir

Son dönemde, son derece gerçekle ilişkisiz biçimde tartışılan ana akım medya-alternatif medya konusundan başlamak gerekiyor galiba söze. Ana akım medyanın sermaye-iktidar-medya ilişkisinin çarpıklığından olacak, memleket demokrasisini yakından ilgilendiren konulara nasıl kulak tıkayabildiği sır değil. 

Görece özerklik kavramı da belki bu yüzden var. Medyanın yapısal olarak duymak istemediklerini zorla kulağına bağıran gazeteciler de ana akım medyanın içinde yer alıyor. Diğer yandan günlük haber içeriklerinin çok önemli bir bölümünü de ana akım medyanın ürettiği, hatta rutin haber takibi gibi son derece pahalı bir işi de maddi sebeplerin yanında akreditasyon başta olmak üzere bir dizi nedenle sadece ana akım medyanın yapabildiği de malum. 

Buna karşılık duyulmayana yönelen alternatif medya, haber takiplerini, güncel siyaseti çok sıcak biçimde izleme şansına sahip değil ve haber çeşitliliği yok. Sayılı gazetecinin çabasıyla üretilen içeriklerin dışında özgün içerik sahibi alternatif medya organı diyebileceğimiz yayın da maalesef çok az.

Mevcut ana akım medya, artık ana akım medya parametrelerine sahip değil. Eleştirellik sıfıra inmiş durumda. Alternatif medyanın da öncelikle direnmek gibi ciddi bir misyonu var. Meseleyi “muhalif gazeteci” olarak kurduğunuzda, sorunlu bir sonuç doğuyor. Gazeteciyi benimsediği görüşler iktidara geldiğinde iktidar gazetecisi olacağı üzerinden de tariflendiriyoruz bu durumda. Oysa mesleğin özünde muhalif olmak değil, eleştirellik yatıyor. 

Mesleği profesyonel olarak yapmaya başladığım 1997 yılında tanıştım adliyeyle. Hukuk fakültesi okumadığım, mahkemelik olmadığım için adliyeyle ilgili o ana kadar ki tek deneyimim, o dönem Ankara Adliyesi’nin altındaki bürodan sabıka kaydı veriliyor olmasıydı.

Adliye muhabirliğinin olmazsa olmazlarından biri hâkim-savcı tanımaktır. Maalesef, güç bela odasına girip birkaç soru sorduğunuz hâkim ve savcılar için bir süre sonra şüpheli ya da sanık olmanız da kaçınılmaz.

Benim dava maceralarım da cezaevi skandallarıyla başladı. Cezaevi müdürünün, makam odasında, mafya lideriyle bir kadını buluşturduğu haberinden sonra ilk kez yargılandım. Haber doğruydu ancak kaynaklarım kamu görevlisiydi. İlk dosyadan, mahkemenin, “görünür gerçeğe aykırı olmadığı” gibi Türkiye için ileri bir yorum yapmasıyla beraat ettim.

1999’da bu kez Ulucanlar Cezaevi’ne düzenlenen, 10 mahkumun yaşamını yitirdiği operasyonla ilgili haberim nedeniyle soruşturuldum. Bu kez gerekçe otopsi raporlarından hareketle, mahkumların ölmeden önce kötü muamele ve işkenceye maruz kaldıklarını haberleştirmemdi. Bu soruşturma davaya dönüşmedi.

2000’de düzenlenen, gerçek adı Tufan olan Hayata Dönüş Operasyonu’nda ise o kadar şanslı değildim. Operasyonun Bayrampaşa Cezaevi ayağında, cezaevi çatısından yanıcı maddeler döküldüğü, limitin çok üzerinde gaz bombası kullanıldığına yönelik adli tıp raporunu haberleştirince hakkımda dava açıldı. Aynı dönemde Jandarma Komutanlığı, haberi yalanlamak için kamuoyuna iki sayfa açıklama yaparken, çalıştığım kuruma 20 sayfalık yazı da göndermişti. Haberin gerçeğe aykırı tarafı yoktu. Kanıt devletin Adli Tıp raporuydu. Bu davadan da beraat ettim.

Yavaş yavaş alışmıştım. Hemen her haberden sonra ya yargıyı etkilediğim için, ya gizliliği ihlal ettiğim için ya da birilerini hedef gösterdiğim için soruşturma açılıyordu.

İfade vermeye gittiğimde, aynı anda 6-7 soruşturma ya da dava nedeniyle ifade vermek zorunda kalıyordum. İfadeler de mahkemede değil, iş uzamasın diye memurlar tarafından mahkeme ya da savcılık kaleminde alınıyordu. Türkiye tipi bir, “iş yürüsün” adaleti.

Kayda değer denilemeyecek onlarca dava ve soruşturma açılıyor, kapanıyordu.

2007’de ise iş boyutlandı. Gazeteci Tolga Şardan’la birlikte yaptığımız, bir MİT mensubunun Alaattin Çakıcı için Yargıtay Başkanı’na geldiği, Yargıtay Başkanı’nın ise Çakıcı’nın bir adamına yazlığının tadilatını yaptırdığı haberi elbette devlette tepki çekti.

Şardan’la birlikte bu kez Beşiktaş’taki Özel Yetkili Mahkeme’nin önündeydik. Bilgilerin tamamı açılan bir soruşturma dosyasında mevcuttu, Yargıtay Başkanı’nın da beyanı vardı. Bu sayede beraat ettik ama gizli bilgileri nereden edindiğimiz soruşturması sürüp gitti.

Yanı sıra, beyanlarda bulunmasına rağmen Yargıtay Başkanı da milyonluk tazminat davaları açmıştı. O haberlerden geri adım atmamız için aracı olanlar, biz inat edince, umduğunu bulamadı ve Yargıtay Başkanı da tazminat kazanamadı.

Birkaç yıl sonra, bu kez gazeteci Kemal Göktaş’la birlikte yargı önündeydik. Suçumuz, şimdi cezaevinde olan Ramazan Akyürek’in imzasıyla mahkemelerden tüm Türkiye’deki telefonların izlenmesine yönelik karar istenmesi, mahkemelerin de bu kararı vermesini haberleştirmekti. Aylarca gizli kalan mahkeme kararına erişmek kolay olmamıştı. Özel yetkili savcılık, hakkımızda yakalama kararı çıkartmış, haber için gittiğimiz Anayasa Mahkemesi’nin kapısından polis marifetiyle bizi getirtmek istemişti. Gazeteciler büyük ilgi gösterince, savcılık bundan vazgeçti ve bizi ertesi gün çağırdı. Tutuklanma riskiyle gittiğimiz savcılıktan, ifade vererek çıkabildik.

Haber, Ergenekon soruşturmaları henüz başlamışken yapılmıştı ve gazeteci dostlar, kaynaklarına dayanarak sürekli dikkatli olmamız uyarısında bulunuyorlardı. 

Nasıl dikkatli olacaktık ki?

Gazeteci arkadaşlarımız gerekçesiz tutuklanıyor, aylarca özgürlüğünden mahkum kalıyordu. İnsanlar tutuklanmayacaksa, telefon tapeleri ile itibarsızlaştırılıyor, hakikatle yalan birbirine dolanıyordu. Dikkatli olmanın bir yolu yoktu. Aksi takdirde mesleği yapmamak gerekiyordu.

Yaptığımız haberler nedeniyle açılan soruşturmalar ve davalar nedeniyle Ankara ve İstanbul’da ifade verdik. Adalet müfettişleri bile neden yargıdaki bazı Ergenekon şüphelileriyle telefon görüşmelerimiz olduğu konusunda sorguluyordu.

Tehdit altında geçen bu dönemin ardından değişen konjonktür geldi. Bu yeni dönemde yazılar, haberler nedeniyle soruşturmalar, tazminat davaları sürüp gitti.

Yeni dönemde artık gazeteciyi adliyeye çağırıp sorgulamak yerine doğrudan tutuklamaya sevk etmek ya da tutuklamak gibi bir yöntem geliştirilmişti. Cumhuriyet tarihine bakıldığında örneklerini görmek mümkündü. Gazeteciler için yeni yöntem çok da eski değildi. Gazeteciler, bu dönemde de küçük bir valizi hep hazır bekletti.

Meslek yaşamım boyunca karşılaştığım dava ve soruşturmalar elbette bana özel değil. Başta yapılan gazeteci tarifine uygun onlarca, yüzlerce gazeteci benzeri yollardan geçerek bugüne geldi. Dava ve soruşturmalarla birlikte, işsizlikle, tazminatla, ülkenin diğer sorunlarıyla baş etmek zorunda kaldı.

Farklı olarak birçoğu bu davalarda tutuklandı. Gazetecilikten başka bir işi olmadığına tanık olduğumuz onlarca arkadaşımız, haberleri “terör suçu” sayılarak tutuklandı ya da hüküm giydi. Sonra da gazetecilikten değil, terörden dolayı hapiste oldukları açıklandı. Suçlamanın tek gerekçesinin haber olduğu biliniyordu elbette ama işe gelmiyordu.

Bazı arkadaşlarımız cemaatin yargıya hakim olduğu dönemde de sonraki dönemde de tam aksi nedenlerle cezaevine konulabildi. 

Birçoğu işsizlikle halen mücadele ediyor.

Bu ülkede gazetecilik yapanların ikinci adresidir adliye. Alanı nedeniyle adliyelik haberlere imza atma ihtimali olmayan meslektaşlar bir yana, operasyonlarla, yolsuzlukla, kaçak yurtlarda kız çocuklarının yakılmasıyla, katliamlarla, usulsüzlüklerle uğraşıyorsanız, bir ayağınızın da adliyede olması normaldir. Normal olmayan ise gazeteciler başta olmak üzere hemen herkesin, bütün bunları olağan sayması, normalleştirmesidir.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.