Çağlayan’ın barış çağrısına tanıklığı

8 January 2019
-

Beyza Kural

Avukatların ve akademisyenlerin beyanlarında da sıkça dile getirdiği “Ne desem karar belli” hissinin yaygın görüldüğü duruşmalarda akademisyenler kendi sözlerini söylemeye devam ediyor. Çağlayan, büyük bir dayanışma, inat, hakikat, barış çağrısına tanık olmaya devam ediyor…

“Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Barış İçin Akademisyenler’in çağrısıyla 11 Ocak 2016’da bin 128 imza ile kamuoyuyla paylaşılan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri böyle diyordu.

Kampanyaya gelen desteğin etkileyici, çağrının kıymetli olmasına karşın benzer açıklamaların muhatabına ulaşmadan sönümlenmesi ve kamuoyunda yeterince duyulmaması çok da ender değildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması, bildirinin muhatabına ulaştığını gösterdi. Erdoğan’ın sözlerini üniversitelerden bildiri karşıtı açıklamalar, imzacı akademisyenler hakkında açılan disiplin soruşturmaları, adli soruşturmalar, istifa talepleri ve ilk gözaltılar izledi.

Nisan 2016’da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (ACM) görülen ilk duruşmada savcının Terörle Mücadele Kanunu 7/2’deki “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasını Türk Ceza Kanunu (TCK) 301. maddesinde yer alan “Türklüğe hakaret” suçlaması ile değiştirmesiyle, dosya yargılama izni alınması için Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık izni Nisan 2018’de mahkemeye ulaştı. Savcı, Ekim 2018’deki esas hakkındaki mütalaasında “terör örgütü propagandası”ndan cezalandırma istedi.
Çağlayan mesaisinin başlayacağını duyuran tebligatlar Ekim 2017’de akademisyenlere ulaştı. Savcı İsmet Bozkurt’un hazırladığı ve akademisyenleri “terör örgüt propagandası yapmak” ile suçlayan iddianameler, sanık isimleri dışında aynıydı.

Aynı suçlamalar, aynı savunmalar, ayrı dosyalar

İlk duruşmalar yargılamaların gidişatı hakkında ilk işaretleri verdi. Suçlama aynı, bildiri bir tane olsa da dosyalar ayrı. Ancak peşi sıra görülen duruşmalar ortak bir yargılama havasında. Avukatların bir müvekkili için yaptığı savunma diğer müvekkilinin sırası geldiğinde kopyalanıyor, savcının ara mütalaası ve heyetin kararı da aynı şekilde ilerliyor. Bu sıra, cezalar söz konusu olduğunda da çok değişmiyor.

Avukatların öne çıkan talepleri, suçun oluşmadığı gerekçesiyle derhal beraat, dosyanın 13. ACM’de dört akademisyenin yargılandığı dosya ile birleşmesi, bu talep reddedilirse mahkemede görülen akademisyen dosyalarının birleşmesi, TCK 301. maddeden yargılama yapılması ihtimaline binaen dosyanın Adalet Bakanlığı’na gönderilmesi, durdurma, reddi hâkim, soruşturmanın genişletilmesi şeklinde sıralanıyor.

Mahkeme başkanları değişiyor. Soruları benzer…

“Bildiriyi imzaladın mı?”, “Nereden geldi?”, “Okudun mu?”, “Anladın mı?”, “Neden örgüte seslenmedin?”, “Sen olsan böyle mi yazardın?”, “Bese Hozat’ı tanır mısın?”, “Kimden talimat aldın?”

Hâkimlerin sorularındaki benzerlik avukatların taleplerine verilen yanıtlarda da görülüyor. Avukatlarca dile getirilen “derhal beraat kararı” talepleri de mutlaka reddediliyor;  genelde savunma için ek süre talepleri kabul ediliyor; ayrı ayrı yargılanan akademisyenlerin dosyalarını birleştirme talepleri yalnızca beş mahkeme tarafından kabul edilirken; diğerleri genelde “dava açılan kişi sayısı ve bu kişi sayısı nedeniyle yargılamaların uzayacak ve makul sürede bitmeyecek olması” gerekçesiyle bu talebi reddediyor.  Terör örgütü propagandası yerine “Türklüğe hakaretten” yani TCK 301. maddeden yargılama talebi için Adalet Bakanlığı’na başvuru talebi kimi mahkemelerce kabul edilirken, reddi hâkim, durma, soruşturmanın genişletilmesi talepleri karşılıksız.

Savcıları duymak çoğu zaman zor… Sessizce, bazen de yazılı olarak, ara mütalaalarını, ardından esas hakkındaki mütalaalarını veriyorlar. Neyse ki akıllı telefonlar var, birkaç duruşma izledikten sonra iki kelimeyi yakalarsanız telefonların otomatik düzeltme özelliği bile tamamlıyor tıpkı metin ve ceza talep eden mütalaaları: “Atılı suçun mahiyeti…”
9 Nisan 2018’de, ayrı ayrı görülen dosyalar için verilen aynı şekildeki ilk kararlar daha sonra diğer mahkemelerde de tekrar etti. “Terör örgütü propagandası yapmak” suçundan verilen cezalar artırım ve indirimlerle 1 yıl 3 aya sabitlendi. Hükmün açıklanması çoğunlukla geri bırakılırken, bu kararın uygulanmama gerekçesi olarak ise “Pişmanlık göstermediğinden suç işlemeyeceğine dair kanaat oluşmadığı" sunuldu. 

Hâkim ‘Hayırlı olsun’ derse 1 yıl 3 ay cepte!

Kimi hâkimler “Hayırlı olsun” dediğinde cezanın ne olduğunun anlaşılır hâle gelmesiyle sonlanan bir tür “rutin” oluşmuş oldu.
Heyetten gelen muhalefet şerhi de oldu, olmadı değil. 13. ACM’de üye hâkimlerden biri oy çokluğuyla alınan karara şerh düştü:
“Söz konusu eylemde örgüt propagandası değil örgüte yardım suçu olduğu” gerekçesiyle muhalif olduğunu söylerken “yardım suçunun da manevi unsurlarının oluşmadığını” belirtti.

Aralık 2018’de 37. ACM’nin Gençay Gürsoy ve Şebnem Korur Fincancı hakkında celse arasında dosyaya yeni eklenen belgelerden hareketle verdiği 2 yılı aşkın cezalar ise “rutin” dışındakiler oldu.
Görüldüğü gibi “rutin” dışına çıkma hâli de pek iç açıcı şekilde gerçekleşmiyor. “Ne yapsak, ne söylesek karar belli” hissi elle tutulacak kadar somut. Bu durumda yapacak belki de tek şey sözünü yine de söylemek oluyor. Avukatlar ve akademisyenler de bunu yapıyor.

Sözlerinin kararda etkili olup olmayacağına dair endişeler yok mu? Var. Hele hâlihazırda bildiri nedeniyle kararını açıklamış bir mahkemedeyken bu endişe daha açık oluyor. Ancak kararın değişmeyeceği hissine rağmen sözünü söylemek elde kalan yegane güç. Akademisyenler uzmanlık alanlarına göre çeşitlenen beyanlarında bu güçlerini kullanıyorlar:

“Heyetinizin de içinde bulunduğu iki mahkeme heyeti tarafından 15 davada hüküm de verilmiş olduğu düşünüldüğünde, benim bugün burada söyleyeceklerimin yargılama sürecine bir etkisi olup olmayacağını da bilmiyorum.” (Reyda Ergün)

İddianamedeki sorunları dile getiriyorlar:

“2016’da bu metni imzalamamızın, sebep-sonuç ilişkisi oluşturduğunu, sadece bu iki olaydan birinin önce, diğerinin sonra oluşması dolayısıyla kanıt olarak sunmaktadır. Böyle bir kanıt olamaz!... Sadece zamanlamaya dayanan böyle bir çıkarım geçerli değildir, doğru öncüllerden yanlış sonuçlar çıkarmamıza neden olur ve bu yüzden mantıkta bu tip düşünme biçimlerine ‘safsata’ diyoruz.” (Berna Kılınç)

Bildiriyi imzaladıkları dönemde yaşanan ihlalleri anlatıyorlar:

“Metnin yayınlandığı 11 Ocak 2016 tarihinden önce, medyada geniş bir şekilde yer alan birçok görsel ve uluslararası izleme raporlarında belgelenmiş olan birçok hak ihlali, toplumun vicdanında derin bir yarılma yaratmış ve siyasal atmosferin tetiklediği kutuplaşma toplumsal barışa telafi edilmesi çok güç zararlar vermeye başlamıştı.” (Gülengül Altıntaş)
Bu beyanlar, mahkeme başkanlarının “Benim o konuda bilgim yok. O zaman Kars’taydım”dan “Devletin egemenliğini korumak için uyguladığı şiddete karşı mısın”a uzanan sözlerine yanıt oluyor.

“Latince ‘primum non nocere’, hekimlik mesleğinin 2500 yıldan beri değişmeyen en önemli kuralıdır ve ‘önce zarar verme’ anlamına gelmektedir… Ben Devlet yönetiminde de aynı kuralın geçerli olması gerektiğini düşünüyorum. Devletin insanların iyiliği için yaptığı bir operasyon ölümlere, insan hakları ihlallerine yol açmamalıdır diye düşünüyorum.” (Taner Gören)

Bildiriyi barış talebiyle, kimseden talimat almadan imzaladıklarını, muhataplarının hükümet olduğunu söylüyorlar:

"Ben ‘kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulması’ ifadesini aynen alıntıladığım şekilde kullanan bir metne imza attım. Yani, şiddetin kalıcı bir biçimde son bulması çağrısını destekledim. Böylesi bir çağrının şiddet kullanmayı teşvik edecek şekilde propaganda yaptığı savının, bırakınız hukuk teamüllerini, en temel mantık kurallarına dahi aykırı olduğunu düşünüyorum." (Zeynep Gambetti)

“Bildirinin muhatabı siyasal iktidar idi. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak ‘Çözüm Süreci’nde öngörülen barış ortamına dönmeye yönelik maruzatımı daha önce de bu süreci organize eden siyasal iktidara yönlendirmeyi uygun buldum.” (Erdağ Aksel)

“Suç”un oluşmadığını, suçlamayı kabul etmediklerini anlatıyorlar:

“Herkesin, barış içinde yaşamaya ve buna dair taleplerini dile getirmeye hakkı olduğuna inanıyorum.” (Fırat Erdoğmuş)

“Bu bildiri bir barış ve huzur çağrısıydı ve ben de Anayasanın 25’inci maddesine dayanarak o günlerde yaşananlarla ilgili düşünce ve kanaatimi belirttim. Ortada herhangi bir suç olmadığı için, hakkımdaki tamamı dayanaksız bütün suçlamaları reddediyor ve beraatımı talep ediyorum.” (Meral Demirel)

“Barış istemek suç değildir. Suçlamalarınızı kabul etmiyorum.” (Şebnem Korur-Fincancı)

Ve taleplerini yineliyorlar:

“Bir kez daha ve ısrarla Kürt sorununda çözüm için adımların atılmasını, barışın sağlanmasını ve daha fazla insanın ölmemesini istediğimi yineliyorum.” (Özdemir Aktan)

Tüm bu sözler bugüne dek beraat kararı getirmedi. 29 Aralık itibariyle 69 akademisyen hakkında karar açıklandı. 64 akademisyene 1’er yıl 3’er ay; 3 akademisyene 1'er yıl 6'şar ay; 1 akademisyene ise 2 yıl 3 ay; 1 akademisyene 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Ocak 2016’da dile getirilip beraat kararı alan söz ise Sedat Peker’den akademisyenlere yönelik gelen “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” oldu.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde devam eden akademisyen davalarında ise en azından yakın zamanda “beraat” kararını duyma umudu yok görünüyor.

Avukatların ve akademisyenlerin beyanlarında da sıkça dile getirdiği “Ne desem karar belli” hissinin yaygın görüldüğü duruşmalarda akademisyenler kendi sözlerini söylemeyi sürdürüyor.

Çağlayan, büyük bir dayanışma, inat, hakikat ve barış çağrısına tanık olmaya devam ediyor.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.