“Adalet vardı da biz mi…"

26 December 2018
-

Pelin Ünker

Evet, korkmuyoruz. Ama bu çok cesur olduğumuzdan kaynaklanmıyor. Nasıl bir doktor hastayı iyileştirmekle yükümlüyse gazeteciler de kamuoyunu aydınlatmakla yükümlü, o kadar…

Türkiye’de bir dönem petrol, yağ, tüpgaz, şeker kuyrukları varmış. 1970’lerdeki bu görüntüler, benim gibi henüz doğmamış olanlar da dahil, hemen herkesin gözünün önüne gelir. Ellerinde bidonlarla insanlar, çoluk çocuk, uzayan kuyruklar... “Ne garibanmışız be” dedirtmiyor mu? İzleyince rahatlıyoruz. Hepimizde aynı hissiyat.

“Şimdi öyle mi” diye soruyoruz kendimize. Sonra da böbürleniyoruz:

Her şey elimizin altında, epey gelişkin bir ülkeyiz.

“Gelişkin” derken kelime hatası yaptım sanmayın. Gelişmiş manasında değil, “semirmeyi” ifade etmek için kullandım. Ne yazık ki bol bol tüketen kof bir ülke haline geldik.

Adalet ise yenilen, giyilen ya da önünde selfie çekilen bir şey olmadığı için çoğu kişinin umrunda değil.

Oysa şimdi adliye önlerinde kuyruklar var. Bu sadece metafor da değil. Gerçekten kuyruklar var. Ben de ara sıra o kuyruğa girenlerdenim. Dava saatine yetişmek için epey önce gelmek gerektiğini o kuyruklarda öğrendim. Ve aslında çoğu davanın saatinde başlamadığını da...

Meslektaşlarımıza destek olmak ve özellikle izlemek için gittiğim davaları saymazsam duruşma salonu ile “Paradise Papers” haberlerimden sonra tanıştım. Bu kez sanık sandalyesinde otursam da aslında davalara yine izleyici olarak katılıyorum. Nedenini açıklayayım:

Kasım 2017’de Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) olarak yayımladığımız “Paradise Papers” dosyasında eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğulları ile Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ağabeyinin de adı geçiyordu. Malta’daki off-shore şirketlerde kimi yönetici kimi de bizzat hisse sahibiydi. Her iki siyasetçi de “Paradise Papers” haberlerine dava açan ilk siyasetçiler olarak tarihe geçtiler.

“Paradise Papers” için 67 ülkeden 382 gazeteci birlikte çalıştık. Çalışmamız yaklaşık dokuz ay sürdü. Ancak süreç benim için biraz farklı işledi, hatta işlemeye devam ediyor. Peki, bunu off-shore şirketlerle ilgili belgeleri ilk gördüğümüz anda biliyor muyduk? Tabi ki biliyorduk.

ICIJ haber konusu olan kişi ve kurumlara yayınlanmadan bir ay önce soru gönderir. Bununla ilgili uzun yazışmalar olur. Bizim için ise bir ay çok uzun bir süreydi. “Ne olur ne olmaz projenin geleceğini tehlikeye atmayalım” diye yayından iki hafta önce soruları göndermeye karar verdik. Peki bu isimlere nasıl ulaşacaktık? Elbette avukatları ya da şirketleri üzerinden…

Berat ve Serhat Albayrak’a ulaşmak Çalık Holding üzerinden kolay olsa da Binali Yıldırım’ın oğulları için aynı şey geçerli olmadı. Çünkü İstanbul Ticaret Odası’nda kayıtlı şirket telefonlarından bir yapı market çıkıyordu. Farklı günlerde, farklı şekillerde ulaşmayı denedim, ama hep aynı şey çıktı karşıma. Yapı market.

Yılmadım. Amacım sadece cevap hakkını tanıyabilmekti. Kamu yararı söz konusuydu. İnternette biraz araştırma yaptıktan sonra daha önce yine bir gazeteciye açtıkları dava üzerinden avukatlarına ulaşabildim: Avukat Köksal Yıldırım.

Yıldırım’ın bağlı olduğu hukuk bürosuna ve kendisine mail attım. Hiçbir yanıt gelmedi. Büroyu aradım. Köksal Yıldırım, artık Binali Yıldırım’ın avukatı olmadığını, hatta maili hiç almadığını söyledi. Israrlar sonucu “Aileye bir sorayım” yanıtını alabildim. Bir gün sonra Avukat Tuba Kılıç’a yönlendirildim. Kılıç, önce kibarlıkla e-mail adresini verip soruları yollayabileceğimi söyledi. Beş dakika geçmeden ise arayıp şunu sordu: “Neden soru yolluyorsunuz?”

Bu konuşma, Tuba Kılıç ile son irtibatım oldu. Soruları yanıtlamadılar. Sadece gazeteyi arayıp yazı işlerinden haberin yayınlanmamasını rica ettiler. AKP içindeki çekişmenin bir tarafı pozisyonuna düşeceğimizi söylüyorlardı. Elbette bununla ilgimiz yoktu ve biz haberi yayımladık. Soruları yollarken de, Çalık’tan gelen yanıtları habere eklerken de, tekzipleri yayımlarken de biliyorduk dava açılacağını. Çünkü işleyen bir süreç vardı, o malum süreç. Sırasıyla hepsi gerçekleşti. Önce haberlere erişim engellendi. Sonra tekzipler yayımlandı ve soruşturma açıldı. Ardından dava tarihleri belli oldu.

Aradan aylar geçti. Her iki avukata da duruşmalarda rastladım. Köksal Yıldırım’a “Hani siz Yıldırım ailesinin avukatı değildiniz” demedim, Tuba Kılıç’ın ise kendisinden çok, masanın üstüne koyduğu devasa çantasını gördüm. Dedim ya, gözlem yapmayı seviyorum. Tıkır tıkır işleyen bir süreç var. Sonu gelmeyen bir hikâye. Arkası yarın bir diziyi izlemek gibi. Üstelik sonu da belli. Klişe senaryolar, klişe finaller. ‘“Bu diziyi de çok uzattılar, iyice saçmaladılar” demek istiyorum. Hâkim araya giriyor, soruyor:

“Adınız soyadınız?”

Bu işin tek farkı arada sırada interaktif olması diye düşünüyorum. Ayrıntıları izlemeye devam ediyorum. Küçük salon, duvarlar, hâkim, zabıt katibi… Eski bir reklam geliyor aklıma, çocukluğumdan. Sonra bir Şener Şen filmi:

“Yaz kızım, 200 torba çimento…"

Sakın kendi hayatında izleyici olmak gibi düşünmeyin. Elbette hayatıma devam ediyorum. Sadece bütün bunlar gazeteciliği engellemek için yapılıyorsa, yok saymak en güzeli diye düşünüyorum.

Yabancı meslektaşlarıyla çok fazla irtibat halinde olanlar hep şu soruyla muhatap olmuştur:

“Korkmuyor musunuz?”

Evet, korkmuyoruz. Ama bu çok cesur olduğumuzdan kaynaklanmıyor. Dünyada her gazetecinin mesleğini yaparken yaptığı şeyleri yapıyoruz. Nasıl bir doktor hastayı iyileştirmekle yükümlüyse gazeteciler de kamuoyunu aydınlatmakla yükümlü, o kadar.

Ancak Türkiye’de öyle bir noktadayız ki, dolar haberleri bile basın özgürlüğü ile ilişkilendirilir hale geldi. Artık ekonomi alanında çalışan gazeteciler de adliyenin yolunu tutuyor. Ya Çiğdem Toker gibi yüklü tazminat davalarına maruz bırakılıyorlar ya da benim gibi ceza davalarının konusu olabiliyorlar. Yani yalnız değilim. Bu yüzden haber yaparken dava açılıp açılmayacağını düşünmeye gerek yok. Kuyruğa bir kişi daha girecek en fazla.

Gazetecilerin benzin kuyruklarıyla ilgili sorusuna Süleyman Demirel’in verdiği yanıtı hatırlayalım:

“Benzin vardı da biz mi içtik?”

Eminim o zamanlar Demirel’i haklı bulanların sayısı az değildir.

Hepimiz koşturuyoruz adliyelere, kendi davalarımız için, başka davalar için... Aklımızda şu soru:

“Biraz adalet kaldı mı?”

Oysa yanıt belli:

“Adalet vardı da biz mi...”

Evet, bu ülkede adalet yok.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.