“Nereden bileyim ben senin gazeteci olduğunu?”

21 December 2018
-

Cansu Pişkin

Fiziki yapısı gereği yargılamaya elverişli olmayan bu devasa bina, savunma hakkı ve habercilik faaliyeti açısından da son derece çorak…

“Nereden bileyim ben senin gazeteci olduğunu?”

Yaygın medyaya mensup değilseniz ve adliye muhabirliği yapıyorsanız bu soruya maruz kalmanız çok olası. Benim bahsedeceğim olaylar dizisi ise Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda geçiyor.

Burası en az dört, en fazla on dokuz kat olmak üzere birbirine bitişik on sekiz bloktan oluşan, 343 bin metrekare büyüklüğünde bir adliye. Bünyesinde 296 adet mahkeme, 37 icra müdürlüğü, 3 iflas müdürlüğü var. Haftada ortalama 160 bin insanın hayatı bu adliyeden geçiyor. Bu “heybetli” binanın güvenliğini ise 2 Nisan'da Adalet Bakanlığı kadrosuna bağlanan 350 kişilik bir ekip sağlıyor. 

Fiziki yapısı gereği yargılamaya elverişli olmayan bu devasa bina savunma hakkı ve habercilik faaliyeti açısından da son derece çorak.

Gazeteciliğimizi ispata mecburuz

Sarı basın kartı almakta sorun yaşamayan yaygın medya muhabirleri, başvurdukları takdirde adliye personel kartı da alabiliyorlar. Bu kart sayesinde adliyeye giriş çıkışlarda problem yaşamadıkları gibi duruşmaları izlemekte de zorluk çekmiyorlar.

Ancak her muhabir bu “konfordan” faydalanamadığı gibi duruşma öncesi güvenlik bariyeri önünde kıyasıya mücadele vererek haber takibi yapmaya çalışıyor. Ben de o muhabirlerden biriyim. 

Bizler o bariyerlerden geçmek için mahkeme huzurunda suçsuzluğunu ispat etmeye çalışan sanıklar gibi gazeteciliğimizi ispat etmeye mecburuz. Bu konuda herkesin söyleyecek sözü vardır elbette.

“Rezalet”

Tarih, 25 Aralık 2017… İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının suçlama konusu edildiği Cumhuriyet davasının beşinci duruşmasındayız. Duruşma salonu, kapasitesini aşan izleyici sayısıyla hıncahınç doldurulmuş. Mahkeme Başkanı Abdurrahman Orkun Dağ, dinlenecek tanıkların gelişini beklemek için mahkemeye iki saat ara verecek. Tutuklu gazeteci Ahmet Şık, tanıkların beklenmesi için verilen arada beyanda bulunmak istediğini söyleyince duruşmaya devam ediliyor. Şık beyanlarına başlamadan evvel başkan Dağ tarafından “Savunma dışına çıkarsan savunmayı sonlandırırım” diye uyarılıyor. “Bu dava bir siyasi linç davası. Bu nedenle siyasi değerlendirmelerim de olacak” diyen Şık başlıyor beyanlarına. Çok geçmeden Şık’ın beyanı başkan Dağ tarafından, “Böyle gidersen izin vermem. Açılmış soruşturmalar var. İktidarla işin yok” diyerek kesiliyor. Dağ’ın Şık’a “sen” diye hitap etmesi salondaki seyirciler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Seyircilerden birinin “Siz diyeceksiniz. Ahmet’e sen diyemezsiniz. Ahmet babanızın oğlu değil. Saygı göstereceksiniz. Göstermek zorundasınız” sözleri yankılanıyor salonda. Başkan Dağ, tepki gösteren seyirciyi salondan çıkarıyor. Şık sözlerine devam ediyor. Konuşmasında siyasi iktidarı eleştirirken başkan Dağ tarafından, “Bu savunma değil. AKP iktidarını gidin milletvekili olun, eleştirin. Bu dava siyasi dava değil. Bu şekilde savunma yapmanıza izin vermem” sözleriyle engelleniyor. Yalnızca tarihi bir duruşmaya değil büyük bir haksızlığa şahit olan izleyici sıralarında “Rezalet” sesleri...

Talimat

“Rezalet” sesleriyle duruşmaya ara verilince tekrar içeri giremeyiz korkusu ile bir grup arkadaş salonun önünden ayrılmama kararı alıyoruz. Derken güvenlik görevlileri geliyor ve koridoru boşaltıp bariyerin öte tarafına geçmemizi istiyor. Çıkmamak için dirensek de çabalarımız sonuçsuz kalıyor ve kendimizi bariyerin diğer tarafında buluyoruz. O dakikadan itibaren bariyere yapışık vaziyette duruşmanın başlamasını bekliyoruz. Dakikalar ilerledikçe arkamızdaki kalabalık çoğalıyor; bariyerle biraz daha samimiyet kuruyor, tabiri caizse yek vücut oluyoruz. Derken salonun önü hareketlendiğini görüyoruz. Duruşma başladı başlayacak. Güvenlik görevlileri bariyerin arka tarafında bekleşen kalabalığa “Salona tutuksuz sanıklar, sanık yakınları, avukatlar ve sarı basın kartlı gazeteciler alınacak!” diye sesleniyor. Duruşmalarda bugüne kadar sarı basın kartı sorulmadığı halde niçin böyle bir uygulamaya gidildiğini anlamak için soruyoruz. Aldığımız cevap net:

“Mahkeme başkanının talimatı var!” Yargılanan meslektaşımızın savunma hakkını gasp eden mahkeme, bizim de habercilik faaliyetimizi engellemek istiyor diye düşünüyoruz. Talimatı görmek istiyoruz ancak şifahen söylendi cevabı alıyoruz.

Direniş

Meslektaşlarımdan Elif Akgül önümde, Canan Coşkun arkamda, Yasin Kobulan ise en arkada. Elif, sarı renkteki basın kartını gösterip geçiyor. Kartım “yeteri kadar sarı” olmadığından ben geçemiyorum. Yıllardır yüz yüze baktığımız güvenlik görevlileri sarı basın kartım olmadığı gerekçesiyle beni içeri almıyor. Kart için yaptığım başvurunun sonuçlanmadığını, gazeteci olduğumu, yıllardır adliyede haber takip ettiğimi, kendilerinin de bunun şahidi olduğunu sıralıyorum bir bir. O sırada güvenlik şefi araya girip “Nereden bileyim ben senin gazeteci olduğunu” sözleriyle mesleğimi bir kart üzerinden sorguluyor. Elif geçtiği bariyerin ön tarafında ben bariyerin yanındaki turnike önünde Canan arkamda hep bir ağızdan beni içeri almaları için mücadele ediyoruz. En nihayetinde turnikeden geçiyorum fakat bu kez de güvenlik bariyerin önünde beni sıkıştırıp etrafımda etten duvar örüyor. İçlerinden birkaçı fiziksel temasta bulunarak beni bariyerin dışına ittiriyor. Bizim için bundan sonrası “şanlı direniş”! Çünkü o müdahale Elif, Canan ve benim için son damla oluyor. Bariyerle güvenliğin arasından beni çekip çıkartarak etrafımdaki güvenlik ablukasını dağıtıyorlar. Bu kez arkamızda kalan Yasin’i almak için direniyoruz. Fakat gel gör ki o benim kadar “şanslı” değil. Ne kadar diretsek de onu alamıyoruz...

Basına yasak güvenliğe hak

Aralık 2017... Barış Akademisyenlerinin “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla tekil yargılamaları için adliyedeyiz. Bir grup meslektaş, güvenlik bariyerinin önündeki yerimizi almış içeri alınmak için dil döküyoruz. Bariyerin önündeki kalabalığın fotoğrafını çeken bir meslektaş o dönem Akdeniz Güvenlik Şirketi’ne bağlı olarak çalışan Adem Altunışık tarafından “Adliyede koridorlarda fotoğraf çekmek yasak” diyerek engelleniyor. Yasa gereği duruşma salonunda ses ve görüntü kaydı almanın yasak olduğunu ancak koridorlarda böyle bir yasak olmadığını söyleyince aynı bildik cevabı alıyoruz:

“Talimat bu şekilde.”

Talimatın yazılı halini gösteremediği için fotoğraf çekmeye devam ediyoruz ancak bu kez de duruşma salonuna girişimizde zorluk çıkarıyor. Bu engeli de aşıp duruşma salonuna koşarken tarihimize “şanlı bir direniş” daha ekliyoruz. 

Günün sonunda bize her türlü zorluğu çıkaran Adem Altunışık’ın sosyal medya hesaplarını “stalk”luyoruz. Bize haber yaptırmamak için and içmiş gibi davranan bu güvenlik görevlisini daha yakından tanıma niyetindeyiz. Çok geçmeden aradığımızı buluyoruz: Altunışık’ın akademisyenlerin kanlarını oluk oluk akıtacağını söyleyen suç örgütü lideri Sedat Peker ile adliye koridorunda çektirdiği fotoğraf... Bize yasak dediği “talimata” uymadığı gibi Facebook hesabında paylaşmaktan da çekinmeyen Altunışık, fotoğrafa “Reis gelmiş hoş gelmiş...” diye de not düşmüş.

Basına yasak olanın güvenlik görevlisine hak olması yukarıda bahsettiğim çoraklığın yalnızca küçük bir örneği...

Maruz kaldığımız muamele güvenliğin beline koyulan copun “fıtratından” mı yoksa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta gazetecileri hedef alan konuşmalarından mıdır, bilinmez. Bizler kalemlerimizi özgür günlerde tutana kadar “şanlı direnişlerimizle” bütün adliyelerde olmaya devam edeceğiz.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.