Gazeteci davaları: “Mış” gibi yapma hali

23 January 2019
-

Barış Altıntaş

Hâkimlerin her hareketinde, sanıkların duruşlarında, avukat ifadelerinde, iddianamelerin okunmasında, mübaşirlerin ses tonunda ve elbette kararlarda sanki suçlamaların gerçek olmadığını herkes bilmiyormuş gibi teatral bir sahtelik var. Gazeteci davalarında tüm adliyede bir “mış gibi” yapma hali.

15 Temmuz’dan sonraki yargısal süreçte birçok dava izledim. Daha önce gazeteci olarak hiç dava takibi yapmamıştım. Zaten haber odasında yaptığım gazeteciliğin son yıllarında artık birçok muhabir gibi dışarı bile çıkamaz olmuş, editoryal işlere mahkûm olmuştum.

Bu dönemde adına dava izlediğim kurumlar basılı gazeteler değildi. Yedi yıldır ilk defa “sarı basın kartsız” kalmıştım. Sanıkları  tanınmış isimler olan ve bu yüzden yoğun gazeteci ilgisi olan duruşmalarda genelde sarı basın kartı isteniyordu. Hiçbir duruşmayı takip etmeyip sadece yüksek profilli davalara gelip kartlarıyla rahatça giren gazete muhabirlerine, uluslararası ajans muhabirlerine içerliyordum. Zamanla, uzun süredir adliyede çalışmış meslektaşların tüyoları ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın verdiği “uluslararası basın kartı” sayesinde duruşmalara girebilir hale geldim. Ne var ki basın kartı olmayan birçok gazetecinin duruşmalara giremediğine tanık oldum.

Sanırım darbe girişimi sonrası ne kadar çok dava takip ederseniz, 15 Temmuz sonrası yargının kara bir oyun olduğu kafanızda o kadar netleşiyor. Hâkimlerin her hareketinde, sanıkların duruşlarında, avukat ifadelerinde, iddianamelerin okunmasında, mübaşirlerin ses tonunda ve elbette kararlarda sanki suçlamaların gerçek olmadığını herkes bilmiyormuş gibi teatral bir sahtelik var. Gazeteci davalarında tüm adliyede bir “mış gibi” yapma hali.

Elbette insan bunu hemen göremiyor. Darbe girişiminin hemen ertesinde yalnızca bende değil, kötümserler dahil herkeste bu korkunç baskı döneminin, gittikçe ağırlaşan havanın bir şekilde dağılacağı hissi hâlâ biraz vardı. Distopya gibi görünen bu dönemin zaman geçtikçe hafifleyeceği en başlarda hâlâ umuluyordu. Fakat davalar başlayınca yaşanılanlar, bunun hem yargıda hem hükümet sisteminde böyle olmayacağının öncül habercisiydi.

“Estağfurullah, maksat olay netlik kazansın”

Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak ile Zaman gazetesinin eski görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı da dahil olmak üzere dört gazeteci ile toplamda altı sanığın “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüsten” müebbetle yargılandığı ve 2018’in Şubat ayında ağırlaştırılmış müebbete çarptırılacağı dava bu davalardan biriydi. İlk duruşmada, avukatlar müvekkillerinin tahliyelerini talep ederken, avukatı Nazlı Hanım’ın ileri yaşını öne sürerek salıverilmesini istemişti. Mahkeme Başkanı Kemal Selçuk Yalçın, gözlerini kısarak “Ben Nazlı Hanım’ın yaşlı olduğunu düşünmüyorum” dediğinde salonda gülüşmeler olmuş, bu akıl almaz davaların sonunda hala aklıselimin galip geleceğini düşünenlerin çoğunlukta olduğu bir dönemde belki bir espri, hatta bir flörtleşme gibi algılanmıştı. Ben öyle düşünmemiştim. Hâkimin bakışlarından belliydi, havayı yumuşatmak şöyle dursun, daha ilk duruşmadan kimseyi tahliye etmeyeceğini beyan ediyordu.

Bu tavrını da dava boyunca hiç saklamadı. Örneğin sanık avukatlarından biri 15 Temmuz’a yönelik bir tanımlamada “O köprüde 300’e yakın kişi öldü” dediğinde, aşırılığa varan bir kibarlıkla sormuştu:

“Efendim, anlamadım, trafik kazasında mı öldü o kişiler?”

Avukat kendince “şehit oldu” diye düzeltince gene aynı korkutucu kibarlıkla, “Yok, yanlış anladınız, sadece olayı netleştirmeye çalışıyorum” diyerek verdiği mesajı bir kez daha perçinlemişti. Sanki sanıklardan kişisel bir nedenle intikam almak istiyor, içinde yalnızca tweet’lerin, makalelerin, televizyonda sarf edilen ifadelerin olduğu bu iddianamenin ürettiği suçlara inanmasa da iddianamenin ruhuna gerçekten inanıyor gibiydi. Zaten bu tümüyle kanıtsız davadan çıkan ağırlaştırılmış müebbet cezaları istinaf mahkemesi tarafından da onaylandı.

Tahliye olup cezaevinden çıkamamak

“İnsan yiyen” kararlar yalnızca kişisel olarak adil yargılama ölçütlerine uymayan hâkimlerin insafına bırakılamazdı elbette. Duruşmalarına diğerlerine nazaran daha erken başlanan gazeteci davalarından biri kamuoyunda “Atila Taş davası” diye bilinen ancak 24 gazetecinin “FETÖ”nün medya ayağı” olmakla suçlandığı bir davaydı. Bir örgüte üye olmakla suçlanan gazetecilere karşı elde tutulur hiçbir delil yoktu. Çoğu kişi savcının yönelttiği çılgın suçlamanın ağır ceza mahkemesinde kanıt olmaksızın devam edemeyeceğini, herkesin ilk duruşmada tahliye edileceğini öngörüyordu. Aslında, öyle de oldu: 24 tutuklu bulunan davanın 31 Mart 2017’de görülen ilk duruşmasında 21 kişi tahliye edildi. Fakat hiçbiri o gece cezaevinden çıkamadı, tahliye kararını veren hâkimler de görevden alındılar. Ertesi gün, Antalya’da benzer bir davada yargılanan ve o hafta tahliye edilmiş olan gazeteciler de tekrar tutuklandı. Savcı tahliye kararlarına itiraz etmiş, sanıkların bir kısmı içinse daha ağır bir suçtan yeni soruşturmalar açılmıştı. Bundan yaklaşık bir sene sonra da bu davada üç kişi hariç tüm sanıklar örgüt üyeliğinden 6 ila 7 yıl arasında değişen cezalar aldı.

Karar sonrası salıverilmelerini beklerken sanıklardan birine Facebook üzerinden  “Geçmiş olsun” mesajı göndermiştim.  Şimdi düşünüyorum da, bilmem kaç yıl sonra cezaevinden çıkıp Facebook hesabını açtığında  o mesajı görüp o uğursuz geceyi, belki onun aracılığıyla benim yüzümden yeniden yaşayacak mı?

Savunma stratejileri

Türkiye’de yargılanırken tam olarak neyi temsil ettiğiniz çok önem kazanıyor. Örneğin başlarda üç, sonradan tek tutuklusu bulunan Sözcü gazetesinin üç çalışanı ile sahibine yönelik “FETÖ” suçlamalarıyla açılan davada salonda esmeye başlayan Atatürkçülük rüzgarı, tutuklu muhabire başlangıçta “Burası aileyle selamlaşma yeri değil” diye bağıran hakimin tavrını oldukça yumuşatmıştı. (Elbette aynı muhabirin darbe gecesi “Olmam gerektiği yerde, Cumhurbaşkanı’nın yanındaydım” demesi de katkı sunmuş olabilir).

Yargının “FETÖ” adını verdiği grupla ilgili davalarda sanık gazeteciler yazdıkları yazılara, attıkları tweet’lerde aslında nasıl da hükümeti desteklediklerini  açıklayan savunmalar yaptı. Belki de haklıydılar, hapisten çıkmak istiyorlardı. Ancak bu tiyatroya katkı sunmadan savunma yapma yolunu tercih eden az sayıda gazeteci oldu. Örneğin, kamuoyunun pek ilgi göstermediği ve başlangıçta çoğu duruşması Silivri’de görülen eski Zaman gazetesi çalışanlarına yönelik bir dava vardı. Bu davada sanıklardan biri Cumhurbaşkanı’na mektup yazdı, bir diğeri savunmasında hükümete övgüler düzdü, diğerleri kapatılan bu gazetede sadece maddi durumları gerektirdiği için çalıştıklarını söyledi. Genel olarak ideolojik yaklaşımı nedeniyle hiçbir zaman sevemediğim Ahmet Turan Alkan’ın mütalaa sonrası savunması ise bambaşka bir savunmaydı:

“Sanki zorla kolundan tutup, insanlara ‘sizi yazara benzettik demişler’ gibi savunmalar. Bu benim gazetemdi, ben burada yazdım. Hiçbir zaman hiç kimseden emir almadım.”

Bunları söylerken ses tonu kararlıydı, Ahmet Altan ve Ahmet Şık savunmalarında gördüğümüz gibi kendinden emin bir tavrı vardı. Beni hayrete düşürmüştü, büyük saygı duymuştum.

Bunun tam tersini de gördük. Hem kızının hikayesi hem eşinin hastalığıyla ilgili kamuoyuna yansımış ifadelerle insanlığıyla bildiğimiz İnan Kıraç örneğin, “FETÖ” ve başka örgütlerin amacına hizmet etmekle suçlanan cezaevindeki Cumhuriyet yazarlarına karşı tanıklığıyla bütün mirasını yerle bir etti. Aynı duruşma salonunda bunları söylerken, biraz sonra tekrar cezaevine gitmesi kesin gazetecilerin yüzüne nasıl bakabildi?

Gerçekten de insanların torunlarına bıraktığı miras konusunda en belirleyici dönemlerden birini yaşıyoruz. Yardakçılar, şakşakçılar, bir anda dönüverenler, yargıda olmayıp da yıllarca birlikte yürüdükleri insanları hiç düşünmeden diri diri yiyip yutanlar...

Bu istibdat devrinden geriye kalan insanlığın eğip bükülmeye dönük şaşırtıcı kapasitesinin karşısında farklı bir miras bırakmayı tercih edenler olacak.

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.