“Değdi mi yani şimdi Kazım?”

1 February 2019
-

Kazım Kızıl

Emniyetin hakkımda yaptığı ve onlarca sayfa tutan istihbarat çalışmasının tarihi oldukça ilgi çekici: 20 Nisan 2017! Yani önce yakalayıp, sonra da tutuklamak üzere suç araştırmasına girişmişler. Sıralamanın ne önemi olabilir ki adaletin yanında!

Aşağıda okuyacağınız yazıda yer alan kişi ve kurumlar tamamen gerçek ürünüdür. Ne yazık ki!

Hesabı ödeyip oturduğum kafeden hızla kalkıyorum. Her zaman gittiğim bir kafe. Sahibi Barış Abi uyarıyor: “Oğlum, dikkat et kendine bak!” 

Gülümsüyorum: “Abi açıklama olacak sadece, video çekip gelirim yine.”

Ellerinde pankartlarla referandum sonuçlarına itiraz eden bir avuç üniversite öğrencisinin etrafı sayıları yaklaşık 150’yi bulan asayişinden TEM’cisine ve siviline kolluk kuvvetleri tarafından sarılmış durumda. Bir de haberciler, gazeteciler, medya aktivistleri var. Birkaç dakika süren slogan atmadan sonra grup dağılma kararı alıyor. Polis dağılan kitlenin etrafını sarıyor bir anda. Dizler düşen kafalara bastırılıyor, saçlar çekilmeye, enselerden kavrayıp başlar öne eğilmeye zorlanıyor. Baştan beri açık olan kameram kayıtta. İki iri elin bana doğru geldiğini görüyorum. Biri bileğimi kavrıyor sıkıca, diğeri ensemden tutup yere bastırıyor. Kalabalıktan çıkarıyor beni polis, bir diğeri daha geliyor. İkisi iki kolumu arkaya kıvırıp biri ensemden biri omzumdan sürüklemeye başlıyor.

Birkaç metrekarelik nezarethane koğuşunda 6 kişiyiz. Diğer koğuşlardaki arkadaşları da sayarsak 20’nin üzerinde... İki gündür gözaltındayız. Üzerimizdeki kıyafetlerin haricinde bir battaniyemiz var sadece. Kolumuzu başımızın altına yastık yapıp uyuyoruz. Arada dışarıdan yemek gönderiyor yakınlarımız. Savcılık 4 gün ek süre istemiş. Demek ki en az iki gece daha buradayız. Henüz suçlamalar ortalıkta yok. Günlük sağlık kontrolleri, avukat ziyaretleri, dışarıdan selamlar sabahlar var o kadar...

Birkaç kişi dışında gözaltındakilerin hepsi üniversite öğrencisi. 16 Nisan referandum sonuçlarına itiraz etmek için toplandıkları Bornova’da gözaltına alınmış. Hepsi bu yüzden değil tabii. Mesela biri eylemi izliyormuş sadece. Diğeri yemek yediği esnada, sırf başka eylemlerde polisin gözüne “takıldığı” için alınmış. Bir diğeri gözaltıları protesto etmek için ikinci kez toplanıldığında, halay çekerken...

“Abi” diyor; “Halay çekmek suç mu?”

Sonra neşelendirmek için ekliyor:

“Halay başıydım ben, ondan mı aldılar acaba?”

Görseniz, boy iki metreye yakın, kilo yüzün üstünde. Gözaltına almak için ya insanın gözü dönmüş olması lazım ya da sarsılmaz bir adalet inancı...

19 Nisan akşamı, suçlamalar belli oluyor:

“Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na muhalefetin yanına, referandum gecesi attığım “Halkımız bu referandum sonucu ile bize sokağı işaret etmiştir... :))” tweetim nedeniyle “halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik” suçlaması eklenmiş.

Ertesi gün ifadeler alınıyor. Twitter hesabının benim olduğunu kabul edip iki suçlamayı da reddederek ifademi veriyorum. Beraber alındığımız medyadan bir arkadaşla sözleşiyoruz. Kim tutuklanırsa diğeri “içeridekiyle” ilgili kampanya düzenlenecek. İkimizin de tutuklanma ihtimalini konuşmuyoruz bile.

Sabah erkenden ters kelepçe ile bizi Bayraklı Adliyesi’ne götürüyorlar; dışı camlarla ve kalın betonlarla kaplı “modern ve güzel” binanın bodrum katındaki nezarethanelere... Bodrum katı o kadar kötü bir yer ki; adaleti anlatan, mahkeme salonlu görüntülerin bolca yer aldığı bir filmde rastlasam; o nezarethanenin o “güzel” binanın altında olduğuna zerre inanmazdım. Savcılığa ifade vermek üzere beklemeye başlıyoruz.

Avukatım elinde bir kağıtla geliyor. “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik” suçlaması düşürülmüş, yerine “Cumhurbaşkanına Hakaret” gelmiş. Bunu hazmedememişken ikinci bir şokla karşılaşıyorum. Savcılık ifademizi almayacakmış. “Nasıl yani” derken üçüncü bir şokla karşılaşıyorum:

“Tutuklanma talebiyle mahkemeye sevkine...”

Bitmeyen bir günün sonuna doğru mahkeme salonundayız nihayet. Yeni suçlamaya dair tek bir soru sorma gereği duymayan savcılığa mahkeme başkanı da ekleniyor. O da “Cumhurbaşkanına hakaretle” ilgili tek bir soru sormuyor. Nedenini bilmediğim bir suçlamaya karşı nasıl savunma yapılabilir? Haber yapmak için orda olduğumu, hem haber yapanın hem de anayasal hakkını kullanıp orda toplananların suç işlemediğini söylemek ve hakkımdaki suçlamaları reddetmekle kalıyorum!

Savunma yapsam ne yapmasam ne!

Karar açıklanıyor: Yedi kişi tutuklanıyoruz. Yine kelepçeler takılıyor. Önce alt kattaki nezarethaneye, oradan da cezaevine götürülmek üzere yola çıkıyoruz: Hepimizin kolunda birer polis. Benimki soruyor: “Değdi mi yani şimdi Kazım?”

Dalga mı geçiyor yoksa içten mi soruyor emin olamıyorum. Anlamak için baktığım suratında hiç mimik yok! Cezaevine varışımız gece yarısını buluyor. Tecrit koğuşuna konuluyoruz. Üç gece geçireceğimiz bu koğuşta yaşadıklarım başlı başına ayrı bir hikaye...

Haziran, 2017

Henüz uyanmışım. Kahvaltı için aşağı inerken merdivende biri kolumu tutup omzuma vuruyor:

“Helal kardeşime, yedi yılla yargılanıyor!”

“Ne yedi yılı” demeye kalmadan biri Cumhuriyet’i uzatıp gösteriyor:

“İzmir’de ‘Hayır’ protestolarını haberleştirdiği sırada eylemcilerle birlikte gözaltına alınıp, tutuklanan gazeteci, belgeselci Kazım Kızıl hakkında 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı...”

İlk kez Cumhuriyet’in haberi ile tweetlerim nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ile suçlandığımı öğreniyorum. Avukatım, savunmayı düşünce ve ifade özgürlüğünün yanında savunma hakkının gaspı üzerine kurmayı kararlaştırıyor.

Emniyetin hakkımda yaptığı ve onlarca sayfa tutan istihbarat çalışmasının tarihi ise oldukça ilgi çekici: 20 Nisan 2017! Yani önce yakalayıp, sonra da tutuklamak üzere suç araştırmasına girişmişler. Yani önce ceza, ardından suç unsuru gelmiş. Sıralamanın, savunma hakkının ne önemi olabilir ki adaletin yanında!

Savunma mı, o da neymiş? Adalet için diyoruz adalet. Her şey adalet için!

Avukat arkadaşım Eda Bekçi her Cuma olduğu gibi o Cuma da ziyaretime geliyor. Beni koğuştan alıp üst aramasından geçiren, cezaevine ilk giriş zamanlarında epeyce sıkıntı yaşatmış olan gardiyanlardan biri beni tekrar koğuşa götürürken “Kazım okuyorum gazeteleri, hep içeriden bahsediyorsun. Biz gardiyanların da sorunları var, bizi de yazsana biraz.” Ses tonundan ciddi olduğunu anlıyorum;

“Anlatırsan yazarım tabii ki” diyorum. “Ne de olsa her şey adalet için öyle değil mi?”

Oysa içerideki Fırat Abi yazmamdan rahatsız. Cumhuriyet’te yayınlanan bir yazımı okuduktan sonra dönüp, “Kazım bak hâlâ rahat durmuyorsun, başını derde sokacaksın!” diyor. Gülmemek için zor tutuyorum kendimi:

“İyi de Fırat Abi, daha nasıl derde sokabilirim başımı. Zaten içerideyim!”

Fırat Abi’nin ne demek istediğini bir kaç gün sonra anlıyorum. Cezaevi yönetimi askerler eşliğinde ani bir baskın yapmış. Genel bir aramadan sonra benim dolabımı sormuş ve tüm notlarıma el koymuşlar. Ne de olsa adalet sürekli tecelli etmesi gereken bir kavram, öyle değil mi?

Yaklaşık üç aylık içinde onlarca hikaye barındıran bir sürenin sonunda mahkemedeyiz. Gün boyu süren duruşmanın sonunda ismimin geçtiği bir cümlenin arasında şu kelimeyi duyuyorum: “...tahliyelerine...”

Arkamı dönüyorum ki herkes ayakta, sevinç çığlıkları, sloganlar...

Dava hala bitmedi, her duruşma yerini bir başka duruşmaya bırakıyor. Adaletle bir sonraki randevum 16 Mart’ta. Beklemedeyiz Bekleriz beklemesine.

Neticede her şey adalet için!

Bu satırları yazarken gazeteci Ayşe Düzkan kesinleşen 18 aylık cezasını çekmek üzere cezaevine girdi. Bu bir kaç sayfalık “kısa hikâye” ne ki? Yüzlerce gün tutuklu kalan Ahmet Şık, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Deniz Yücel ve tutukluğu devam eden 140’a yakın gazeteci... Çizdiği resimler de gerekçe gösterilerek hapis cezası alan Zehra Doğan, ülkeden kaçmak zorunda bırakılan Can Dündar, ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilen Ahmet Altan... Hazırlanmayan iddianameler, gizlilik kararı alınan dosyalar, halihazırda raflarda bekletilenler… Bir anekdot, “Osmanlı'da bir isyan başladığında hikâye anlatıcılarını alıp bir bağ evine kapatırlarmış. Olanların hikâyesini anlatamasınlar diye” der. Ama işte bir şekilde anlatılıyor ve anlatılacak. Ne de olsa her şey adalet için!

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.