Bir katliam yargılaması: 10 Ekim Davası

28 January 2019
-

Çınar Özer

Aileler daha metanetli olmaya çalışıyordu. Seyirci sayısı her duruşmada biraz daha azaldı. Davayı takip eden gazeteciler duruşma tarihlerini unutmaya başladı. İlk gün “Bu davanın peşini bırakmayacağız” diyen milletvekilleri duruşmalarda yoktu.

AKP'nin 13 yıllık tek başına sürdürdüğü iktidarı 7 Haziran 2015 seçimleri ile son buldu ancak şiddet ve çatışma ortamı da başlamış oldu. Siyasiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla binlerce kişi bu çatışma ortamının son bulması için Ankara’ya “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için gelmişti. Tren Garı önünde toplanıldı, Sıhhıye Meydanı’nda yapılacak miting ile barış çağrısı yapılacaktı.

10 Ekim günü kalabalığın giderek arttığı saat 10:04’te büyük bir patlama oldu, ardından bir patlama daha… İki IŞİD'li tarafından düzenlenen eş zamanlı bombalı saldırı eyleminde 103 kişi hayatını kaybetti 500’e yakın kişi yaralandı.

Aynı gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Türkiye’nin en büyük canlı bomba eylemi hakkında soruşturma başlatıldı. Gizlilik kararı alınan soruşturma dokuz ay sürdü. 2016’nın Temmuz ayında 15’i tutuklu 36 kişi hakkında dava açıldı. Davanın ilerleyen duruşmalarında tutuklu sayısı 18’e yükseldi.

Dava Ankara adliyesinin en büyük duruşma salonlarından biri olan, 28 Şubat yargılamaları için özel olarak yapılan, 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ancak duruşma salonuna girmek kolay olmadı. Önce adliyenin önündeki polis bariyerlerini ardından polis aramasını ve son olarak duruşma salonu önündeki üst aramasını geçmek gerekiyordu. Gazeteciler için duruşma salonuna girmenin son koşulu ‘sarı basın kartı’ idi. Sarı basın kartı olan gazeteciler salona ilk alınanlar oldu. Kartı olmayanlar ise izleyici olarak salona girebildi.

Duruşmaya giren ailelerin üzerleri aranırken, ellerindeki plastik su şişelerinin kapakları dahi alındı. Gerekçe:

“Sanıklara atabilirsiniz.”

Salon büyük olmasına rağmen çok sayıda kişi duruşmayı ayakta takip etmek zorunda kaldı. Duruşma salonda ses ve görüntü sistemlerinde yaşanan sorunlar nedeniyle saat 10.00’da başlaması gerekirken bir saat gecikti. Aileler duruşmanın başlamamasına tepki gösteriyordu. Salonda sesler yükselmeye başlayınca bir polisin ailelere “Şov yapıyorsunuz” demesi salonda gerginliği iyice arttırdı. Polis, ailelerin itirazı üzerine mahkeme başkanı tarafından salondan çıkarıldı.

Böyle davaların ilk duruşması her zaman en zorlu geçendir. Öyle de oldu. Çünkü katliamda hayatını kaybedenlerin aileleri ilk kez sanıkları görmüştü. Sanıklar salona alındıkları anda aileler dokuz ay içlerinde tutukları o sözleri yüksek sesle söylemeye başladılar:

“Katiller!”

“Yüzümüze baksınlar, vicdanen rahat mısınız?”

“Oğlumu öldürdünüz!”

“Hâkim bey siz de tanıyorsunuz katilleri, katilleri koruyorsunuz.”

Duruşma salonunda izleyiciler, avukatlar ve sanıklar arasına jandarma ve polis iki sıra adeta etten duvar örmüştü. Mağdur avukatları, sanıkları göremedikleri için duruma itiraz etti. İtirazlar sonuçsuz kaldı.

Aileler her kelimeyi duymaya, gazeteciler her anı not almaya çalışıyordu.

Karar duruşmasına kadar 53 celse görüldü. Her bir celse yaklaşık 10 saat sürdü. Sanıkların birbirlerini suçladığı duruşmalar ardı ardına yapılıyor bazıları ilk verdikleri ifadeleri değiştiriyordu. Ama hepsinin ortak savunması “suçsuz” olduklarıydı:

Yakup Şahin: “Bana emniyette işkence ettiler. İfadeyi onlarla birlikte uydurduk. Suçluları bulamadıkları için kurtulmak için yaptılar.”

Hakan Şahin: “Cezaevine Bakanlık tarafından gönderildikleri söylenen bazı kişiler geldi. İfadem öncesinde savcılıkta söylemem gerekenleri anlattılar.”

Suphi Alpfidan: “Bu olay 15 Temmuz öncesi oldu. Bu işin içinde belki FETÖ’cülerin parmağı vardır.”

Resül Demir: “Türkiye Cumhuriyeti devletinin benden özür dileyerek, beni buradan göndermesi gerekecek. Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ sözünün tersini yaparsanız, benim bütün ömrümü çalarsınız.”

Yakup Karaoğlu: “IŞİD üyesi olduğumu ispat etmek için belirledikleri delillerden birisi IŞİD daha kurulmadan önce gittiğim bir piknik. Bank Asya’nın açılışında Gülen, Erdoğan ve Abdullah Gül vardı. Ancak şimdi bu bankaya para yatıranlar suçlu sayılıyor. Önceden bu açılışı yapanlar suçlanamayacağı gibi biz de suçlanamayız.”

Mahkeme, başta Gaziantep ve Ankara Başsavcılığı olmak üzere çeşitli illere talimatlar yazdı. Bu talimatlara başsavcılıklar ve mahkemeler, uzun süre yanıt vermedi. Mahkeme heyeti ise, dosyaya bilgi paylaşmaktan kaçınan savcılık ve mahkemelerle ilgili suç duyurusunda bulunmaktan kaçındı. Mağdur avukatları kendi çabalarıyla buldukları dosyalarla davayı genişletmeye çalışıyor, olayda ihmali olduğu iddiası ile kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunulmasını, saldırının bir “insanlık suçu” olarak değerlendirilmesini talep ediyordu. Olayın sadece 18 sanıkla sınırlı olmadığı, dosyaya giren her belge ile somutlaşıyor ancak tüm bunlara rağmen talepleri kabul edilmiyordu. Mahkeme başkanı, zaman zaman sanıkların ifadelerine itiraz eden ailelere, “Dayanamıyorsanız duruşmaya gelmeyin, dışarı çıkın” uyarısında bulunmaktan geri durmuyordu.

İlk duruşmada ağlayan, isyan eden aileler her geçen duruşma daha metanetli olmaya çalışıyordu. Bunla birlikte seyirci sayısı her duruşmada biraz daha azaldı. Davayı takip eden gazeteciler duruşma tarihlerini unutmaya başladı. İlk gün “Bu davanın peşini bırakmayacağız” diyen milletvekilleri de duruşmalarda yoktu.

Uzun yargılamalarda savcının da dahil olduğu mahkeme heyetinin tavırları genelde “Dinlemiyorlar” izlenimi yaratır. Oturuş hallerinden tutun da, gözlerini dinlendirdikleri anlara kadar... Hatta savcının önünde duran bilgisayarda “oyun oynadığı” bile söylenir. Gerçek böyle olmasa da ne yazık ki görüntü 10 Ekim davasında da buydu. Mahkemenin duyarsızlığın en somut örneği, katliamdan ağır yaralı kurtulan ancak daha sonra hayatını kaybedenler için bir ceza verilmemesiydi.

Karar duruşması “duruşma salonunun yetersiz olması” gerekçesiyle Sincan Cezaevi kampüsüne, 15 Temmuz darbe girişimi davaları için yapılan duruşma salonuna alındı. Sincan Cezaevi, ulaşımın kolay olduğu Ankara’da ulaşması tek zor olan yer sanırım. Ankara’nın kalbi denilen Kızılay merkezinden yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta. Giden araç sayısı da çok az. Eğer basın kartınız yoksa ya da avukat değilseniz, cezaevine birkaç kilometre ötedeki duraktan cezaevi araçlarına binerek kampüse ulaşabiliyorsunuz.

Ankara’nın neredeyse başka bir ucunda olan cezaevi kampüsüne “adalet” umudu ile bir kere daha gitti aileler. Dört ayrı arama noktasından, 6 ayrı kimlik kontrolünden ve X- Ray cihazlarından geçtiler. Sarı basın kartı olmayan gazeteciler bu defa içeri izleyici olarak da alınmadı. Bu yoğun güvenlik durumunu müşteki Ayşegül Duman duruşmada şu sözlerde anlattı:

“Ben buraya Artvin Şavşat'ın bir köyünden yüzde 45 engelli geldim. Fizan'a da götürseniz gelirim. Bu katliamdan sonra psikolojik tedavi ve ilaç kullanmaya başladım. Bugün içeri girerken duruşma salonuna ilaçlarımı almadılar.”

Davanın sonunda sanıklara yüzlerce yıl hapis cezaları verildi. Avukatlar bu kararı “Hukuki kahramanlık değil, hukuki zorunluluktur. Devletin sorumluluğunun üstü örtülmüştür” diye değerlendirdi.

Şimdi Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde 16 firari sanığın yargılandığı dosya var. İlk duruşma 8 Kasım’da görüldü. Aileler her zamanki gibi duruşma salonundaydı. 37 aydır firari olan 16 sanığın sandalyeleri ise boştu. Ve bu sefer avukatların tüm talepleri kabul edildi. Bir sonraki duruşma 18 Nisan’a ertelendi.

10 Ekim Ankara Katliamı davası firari sanıkların gıyabında devam ediyor. Mağdur avukatların kamu görevlilerinin yargılanması yönündeki talepleri geçerliliğini koruyor. Tıpkı karar duruşmasında Avukat İlke Işık tarafından sorulan o sorunun geçerliliğini koruduğu gibi:

“Hrant Dink Cinayeti davası sekiz yıl sonra kamu görevlilerinin yargılandığı bir davaya dönüştü. Sanıkların ‘Bilmiyorum’ demeleri karşısında mahkeme başkanı ‘Peki bu insan nasıl öldü?’ diye sormuştu. Şimdi biz soruyoruz: Peki bu 103 insan nasıl öldü?”

Bu yazı Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı'nın desteklediği Adaletten Hikayeler başlıklı proje kapsamında yayınlanmıştır.